ELİBELİNDE-MOTİF

Tarih: 21.09.2012 Cuma | Ekleyen : firdevs | Okunma Sayısı: 1015

 

ELİBELİNDE

 

              Elibelinde motifi dişiliğin simgesidir.Sadece analık ve doğurganlığı değil,aynı zamanda uğur, bereket ,kısmet, mutluluk ve neşeyi sembolize eder.Bilindiği gibi,insanlığın yaradılışından bu yana “ana” kavramı,hayatın ilk nüvelerinin oluştuğu ve geliştiği kaynağı ifade etmektedir.Bundan dolayı toprak ve deniz, ana olma durumu ile özdeşleşmiştir.Bu görüş,tüm canlıların toprak ve sudan oluştuğu varsayımı ile de örtüşmektedir.Anadolu inançlarında yaşam ve ölüm ayrılmaz bir bütündür.Basitçe ifade etmek gerekirse, doğmak ana rahminden ayrılmak, ölmekse toprağa dönmek demektir.

 

              İlk insanlar anatanrıçalara tapıyorlardı. Erkeğin üremedeki biyolojik rolü anlaşılamadığı için, sadece dişilerin insan yavruladığını görüyorlardı. Bu nedenle kutsal mekanlarda bulunan o dönemlere ait heykellerin tümü bereket tanrıçası olan küçük kadın heykelcikleridir. Erken Anadolu uygarlıkları halkları, kadını, doğurma yetisi nedeniyle tanrıçalaştırmıştır. Hepsi, bereket ve çoğalma sembolü olarak gördüğü anatanrıçayı Afrodit, Hera, Rhea, Kibele, Atena, Leto, İştar, Artemis, Hepa (Havva), İsis gibi çeşitli adlarla, kendi dilinde isimlendirmiştir. Anatanrıça inancıyla ilintili olduğu bilinen, yorumlanmış, sanatsal nitelikte yüzlerce küçük tanrıça heykelciğini günümüz müzelerinde görebiliriz. İnsanoğlunun başlangıçta hayvanlara ve hayvan putlarına taptığı düşünülürse, anatanrıçaya tapınmaya başlama, insanın usça geliştiği büyük bir aşamanın göstergesidir. Erkek tanrıların gelişi, anatanrıçalardan sonra olmuştur.

 

            Arkeolog ve paleontologlar tarafından, anatanrıça kültürünün başlama noktası olarak Paleolitik-Mezolitik dönem kabul edilmiştir. Bilimsel saptamalar, doğuran güçlü bir kadına tapınmanın ilk kez, uygarlığın beşiği Mezopotamya’da başladığına işaret etmektedir. İ.Ö. 7000-8000’de Batı Anadolu’da Beycesultan, Çatalhöyük, Hacılar gibi yerleşimlere arkeologların vurduğu kazma, Anadolu tarihinin Mezopotamya ile çağdaş olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Anadolu’da günümüzde de süregelen ana üstünlüğü, bu köklü tarihsel gerçeğin bir uzantısıdır. Başta Ankara Hitit Müzesi olmak üzere bir çok Türkiye müzesinde anatanrıça kültürünün eşsiz örnekleri sergilenmektedir. Ankara yakınındaki Ahlatlıbel kazılarında çok sayıda, İ.Ö. 3000’e tarihlenen anatanrıça heykelciği bulunmuştur. Anadolu kilim ve halı dokuma tekniklerinde karşımıza çıkan “elibelinde motifi” bu heykelciklere benzer formdadır. Dokumalardaki tüm motifler kadının kültürel birikiminin bir yansımasıdır.

 

            Anadolu topraklarında, tarım kültürünü bilen ve yerleşik denilebilecek nitelikte uygar şehirlerin ortaya çıkış tarihleri olarak İ.Ö. 5500 yılları belirlenmiştir. Orta Anadolu’da bu tezi doğrulayan birçok yerleşim bulunmaktadır. Günümüzde hala kazıları sürdürülmekte olan, neolitik döneme ait bu yerleşimler , her yıl dünyanın bir çok ülkesinden gelen turistler tarafından ziyaret edilmektedir. Uygarlığın, Mezopotamya’dan Anadolu’ya değil, Anadolu’dan Mezopotamya’ya yayıldığını ileri süren araştırmacılar da, tersini iddia edenler de anatanrıçaların doğup yaşadığı yerin Anadolu olduğu konusunda hemfikirlerdir. Bu, su götürmez bir gerçektir. Bugünkü dokumalarda kullanılan, anatanrıça kültürünün devamı niteliğindeki elibelinde motifi, anatanrıça ile ilgili inancın kültürel miras olarak günümüze değin geldiği gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu yayının hazırlanış sürecindeki hareket noktası diyebileceğimiz, Neolitik bir yerleşim olan Çatalhöyük (İ.Ö. 6500-5750) kentçiği, Konya’nın elli iki km güneydoğusundadır. Kent, dışa tamamen kapalı, avlularla çevrelenmiş bitişik düzende dikdörtgen evlerden ve bu evlerin meydana getirdiği mahallelerin birbirine eklenmesinden oluşur.köy aşamasını geride bırakmış olan geride bırakmış olan ve çanak çömlek yapımını bilen Çatalhöyük yerleşmesi halkı, çevredeki doğal cam (obsidien) yataklarından da yeterince faydalanmıştır. Çatalhöyük’ün önemli özelliklerinden birisi de, üzerinde çok sayıda tapınağın bulunmasıdır. III-X tabakalar arasında kırktan fazla kutsal mekan ortaya çıkarılmıştır. Sıva üzerine av ve bereket büyüsü sahneleri ile dinsel resimler işlenmiş olan tapınak duvarlarında ayrıca, boğa doğuran tanrıça sahnesi, karşılıklı leoparlar,     boğa ve koç başları gibi hayvan resimleri ve çeşitli geometrik bezemeler kullanılmıştır.

 

            Neolitik Çağın diğer bir kültür merkezi de, Göller Bölgesi’nde, Burdur’un yaklaşık yirmi beş km güneybatısında bulunan Hacılar kentidir. C-14 sonuçlarına göre İ.Ö.5700-5600 yıllarına tarihlenen bu kentte üretilen pişmiş toprak kaplar, daha sonraki Kalkolitik Çağın olgun çanak çömlek tekniğinin ilk öncüleridir. Kadın başı biçimindeki törensel kap, büyük bir olasılıkla anatanrıçanın başını simgelemektedir. Hacılar’da bulunan stilize heykelcilikler,Çatalhöyük anatanrıça kültürünün devamı niteliğindedir.

 

            i.Ö. 6000’li yıllarda bir Anadolu kasabası olan Çatalhöyük’ün sakinlerinin, çanak çömlek yapımında ve bezemede eriştikleri düzey, yalnız Anadolu değil, bütün Önasya ve Ege halkları arasında bir doruktur. Yine, Çatalhöyük’te bulunan anatanrıçayı betimleyen ve bereket sembolü oldukları düşünülen heykelciklerde, ilk olarak Tunç Çağında görülecek olan anatanrıça sembollerinin idol tiplerinin öncüleridir.

 

            Çatalhöyük ve Hacılar’ın etkileri Anadolu sınırlarını aşmıştır. Girit’teki dini inanışlardan bazılarının, örneğin, hayvanların koruyucusu olduğuna inanılan, bereket sembolü tanrıça ve boğa kültürünün Anadolu, özellikle Çatalhöyük kökenli olduğu öne sürülmektedir.

 

            Anadolu uygarlığının başlangıcı olarak kabul edilen Paleolitik ve Mezolitik çağ (İ.Ö.600000-8000) avcı ve toplayıcı insanların yaşadığı bir dönemdi. Antalya bölgesinde, Karain, Beldibi, Belbaşı, Öküzini, Kumbucağı; Isparta yakınında Kapalıin; Antakya’da Musadağı yamacındaki Mağaracık’da yapılan araştırmaların verdiği bilgiye göre, Paleolitik Çağın alt, orta ve üst evreleri Anadolu’da yaşanmıştır.

 

            Andre Leroi Gourhan 1968’de Paleolitik sanatla ilgili yazdığı bir makalede, Beldibi Karain mağaraları ile eş zamanlı Paleolitik buluntulardan söz etmiştir. Yazar, yapılış tarihleri kesin olarak söylenebilen en eski sanat formlarının, İ.Ö. 30000-10000 yılları arasında Avrupa’da yaratıldığı iddia etmektedir. Gourhan, makalesinde Üst Paleolitik örnekler olan Lascaux, Altamirara’da bulunan birtakım geometrik formları ve yanındaki anatanrıça figür ve çizimlerini tezini destekler bulgular olarak anlatmaktadır. Elbette ki, Lascaux’da bulunan, elinde yarımay tutan anatanrıça kabartmasının sanat ve arkeoloji tarihindeki önemi tartışılamaz. Ne var ki, söz konusu makalede, Anadolu’daki Paleolitik yerleşimlerde ortaya çıkarılan ve çok daha eski zamanlara tarihlenen bulgulardan hiç söz edilmemektedir. Anadolu’daki avcı ve toplayıcı göçebe insanların ilk köyleri kurarak yerleşik hale gelmesi olayının, birdenbire oluşan bir “devrim” değil, birkaç milyon yıllık bir aşama sürecini kapsayan bir “evrim” olduğu konusunda araştırmacılar fikir birliği içindedir. Neolitik bir yerleşim olan Kültepe kazılarında bulunan yassı anatanrıça idolleri tanrıça betimleri olarak benzersiz bir grup oluştururlar. İki başlı örnek ile Alacahöyük ikiz idolleri de Çatalhöyük’teki ilk örneği bu çağdaki devamıdır.

 

            Anatanrıçalar her uygarlıkta başka isimlerle anılmıştır. Sümer’de:Ninhursaha ,Ninmah İnanna, İnan, Hitit’de:Hupapa,Mısırda:İsis,Akat’ta: İştar ,Likya’da:Lat , Pers’te: Sitare,Efes’te :Artemis,,Selena, Roma’da:Vesta, Magna Mater gibi isimler almıştır. Ayrıca Nintu, Aruru, Mah, Hera, Dione, Semele, kore gibi adlar da, anatanrıçanın süreç içinde aldığı adlardan diğerleridir.

            Anadolu efsaneleri, anatanrıçaya eş olarak, topraktan çıkan suların sağdık oğlu Dumuzi’yi yakıştırmışlardır. Anatanrıça ve eşi de,çift olarak çok değişik adlarla anılmışlardır. Bunlardan bazıları, Sümer’de: İnanna-Dumuzi, Akat’da: İştar-Temmuz, Mısır’da: İsis, Osiris, Hitit’de: Hapet-Telipinu, Suriye’de: Atargatiş-Adon, fenike’de Astoret-Asterte, Babil’de: Belit-Melitta, Firig’de: Kibele-Attis, Helen’de: Afrodit-Adanis. Tanrı –Anatanrıça çiftleşmesi ile birlikte başlayan döngü, doğanın uyanışı, meyve ve sebzelerin büyümesi ve hayvanların üremesi ile devam eder. Güzün tanrının çeşitli nedenlerle yok olması ile birlikte doğanın güçten düşmesi ve anatanrıçanın tanrıyı ölümden kurtarması ile döngü tamamlanır.

 

            Anatanrıça ve sevgilisi için ilkbahar ve sonbaharda yapılan ölme-dirilme konulu bolluk törenlerinin benzerleri bugün Anadolu’da hala güncelliğini korumaktadır. Her yıl 6 Mayıs’ta yapılan Hıdırellez törenleri bunun en tipik örneğidir. İnanışa göre, denizlerin velisi İlyas ve karaların velisi Hızır, her yıl 6 Mayıs’ta, Hızır-İlyas (hıdırellez) günü buluşurlar. 6 Mayıs günü doğa yeniden canlanır, bolluk bereket gelir. Ogün kırlardan toplanan çiçekler kaynatılıp içilecek olursa bütün hastalıkların iyileşeceğine inanılır. Bergama geleneklerine göre, bir kimse 40 gün bu su ile yıkanacak olursa gençleşip güzelleşir. Benzeri bir geleneği Doğu Anadolu illerinden Van yöresinde görmekteyiz. Efsaneye göre, Meto ile eşi Börteçine, hıdırellez günü Van Gölü ile Engil Çayı’nın karıştığı yerde buluşmaktadır. Tanrı Temmuz’un doğuşu ve tanrıça Kibele’ye kavuşması törenleri de benzer kökenli bir gelenektir. Bütün bu ritlerin izleri Anadolu’nun her bir il ve ilçesinde üretilen el sanatlarından gördüğümüz bereket temalı motiflerde yaşamaktadır. Her kültürde çeşitli efsanelerle anılan , şiirlere, kitaplara, filmlere malzeme olan anatanrıça kültü, Türk halı, kilim ve diğer el sanatlarında öncelikle “elibelinde” motifi ile simgelenmektedir. Anatanrıça, Anadolu dokumalarında elibelinde motifi dışında ayrıca “gelinkız, çocuklu kız, aman kız, kara döşeme, seleser, kahküllü kız, çatmalı” gibi motiflerle de tanımlanabilmektedir.

 

            Hitit’te, anatanrıça olarak öncelikle ay tanrıçası Hapet’i görüyoruz. Hitit yazılı tabletlerinde tanrıçalarla ilgili birçok öykü bulunmuştur. Tarım tanrısı Telipinu ile anatanrıça arasındaki aşkın öyküsünü anlatan Telipinu Efsanesi de bunlardan biridir. Yukarıda değindiğimiz ölme-dirilme döngüsünün bir versiyonu olan bu efsaneye göre, tarım tanrısı Telipinu yanında bereketi de birlikte götürerek ülkeyi terk eder. Evler, bitkiler çürür, hayvanlar ölür, insanlar üreyemez,her yanı açlık kaplar. Sonunda Telipinu bulunur, geri getirilir. Anatanrıçayla kavuşmalarının ardından yeniden bolluk olur.

 

            Anadolu’da Hititlerden sonra da benzer inanışlar sürmüştür. Bereket döngülü törenlerde, bereket ve doğurganlık sembolü olan kadın, bazen Kibele, bazen Semele, Lat veya Artemis gibi isimler olarak başrol oynamıştır. İlkbahardaki bakire Kibele ayın hilal haliyle, baharda doğan  Attis (Adonis) tarafından gebe bırakılarak kadın olan Kibele de dolunay ile tanımlanır. Kibele, doğum yaptıktan sonra tekrar hilal olur. Nitekim, Efes Müzesi’nde bulunan Artemis heykelinin göğüs kısmında görülen hilal ve dolunay motifleri bu inanışların somut göstergesidir. Daha sonraları Anadolu kadın giysilerinde sıklıkla görülen üç etek, bu ,kız-kadın-ana döngüsünün simgesel bir uzantısıdır.

 

            Anadolu’daki bir çok dağa çeşitli anatanrıça isimleri verilmiştir. Örneğin mitolojide İda Dağı olarak geçen, Kaz Dağı veya Babadağı olarak bilinen dağa Anaideia, Sipyles de denilen Manisa Dağı’na Sipylene ve Dinymos denilen Murat Dağı’na da Dindymene adları verilmiştir. Kibele’nin tapınaklarının konik bir dağa benzetilerek inşa edildiği gözlenmiştir. Mitolojideki İda Dağı masum, temiz bir aşkı anlatan Sarı Kız Efsane’sinin geçtiği yerdir. İda ya da Kaz Dağı yine mitolojide Troya Kralı’nın oğlu Paris’in çobanlık yaptığı, Isparta Kralı’nın karısı Helena’yı kaçırması üzerine çıkan Troya Savaşları’nın yönetildiği ve Paris’in, Troya’nın yıkılmasını takiben öldürüldüğü dağdır. Afrodit’in aşk ve güzellik tanrısı seçildiği, anadolulu şair Homeros’un İliada ve Odyssela kitaplarını yazdığı dağ olarak da İda Dağı bilinir.

 

            Anadolu uygarlıklarında en ünlü anatanrıça, bilindiği gibi Efes Artemisi’dir. Apollon’un ikiz kardeşi olan Artemis, Zeus ile Leto’nun kızıdır. Kadın olmasına rağmen başavcı tanrıçadır. Ege mitoloji’sinde, ay anlamına gelen Phoibe ve Selene (Latince Luna) adları ile anılmıştır. Bazı şairler tarafından gökte iken Selena, yerde iken Artemis, yeraltında ve gece ise Hekate olarak isimlendirilmiştir. Kutsal hayvanı geyik, ağacı ise servidir. Artemisîn göğsündeki yumrular kimi araştırmacılar tarafından meme, kimileri tarafından da boğa testisleri olarak yorumlanmıştır.

 

            Artemis’e, “çok doğurur” anlamında “Arıbeyi” dendiği de olmuştur. Türkçe!de dişi arıya arıbeyi denir, erkek arılar küçüktür. Onlar oğul yapıp kraliçe arıyı gebe bırakırlar. Efes Artemis’i ile arı özdeşleştirilmiştir. Efes kentinin paralarında arı motifi kabartması vardır. Anadolu Alevi Türkmenlerinin, tanrıça ile özdeş kıldıkları sarı Kız’ı arı ile eş tutmaları da, bu inanışın diğer bir versiyonudur. Daha sona dokumalarda görülen, bal peteklerinin altıgen formu, özellikle Bergama halılarında bugün de kullanılan bir motiftir.

 

            Anadolu’da günümüz aile yapısına bakacak olursak, anatanrıça kültürünün devamı olan bir yapılanmayla karşılaşırız. Özellikle tarıma dayalı yerleşim merkezlerinde kadının üterime olan katkısı erkeğe kıyasla çok daha büyüktür. Kent kadını yaşamsal sorumlulukları erkekle paylaşırken, köy kadınının üretimde ve çoğalmada egemen bir konumda olduğu gözlenir. Anadolu’da üretilen dokumalarda günümüzde de çok yaygın olarak varlığını sürdüren anatanrıça sembolü “Elibelinde Motifi” başta da belirtildiği gibi kadını, bereketi, doğurganlığı simgelemekte, kadının Çatalhöyük’ten günümüze dek anlam ve önemini yitirmeden gelen propozisyonu ile paralel olarak taşıdığı sembolik anlamı korumaktadır.

 

KOÇBOYNUZU

 

            Bereket, kahramanlık, güç ve erkeklik sembolü olan koçboynuzu motifi, Anadolu kültüründe anatanrıçadan sonra ya da onunla birlikte kullanılan bir motiftir. Boynuz sembolü, insanlık tarihinde her zaman güç kuvvet timsali olan erkekle özdeşleştirilmiştir. Başlangıçta üremede erkeğin biyolojik rolü tam olarak anlaşılmadığı için kadın tanrıçalaştırılmıştır. Kadının tanrıçalaştırılışındaki abartılı tutumla erkeğin tanrılaştırılışı sırasında da karşılaşıyoruz. Erkeklik ve bereket kavramlarının, Anadolu’da, dünyadaki diğer etnik kültürlere oranla daha fazla yan yana anılması, erkeğin üremedeki rolünün benimsendiğinin göstergesidir. Anadolu el sanatlarında ve esas konumuz olan halı, kilim ve diğer dokumalarda, koçboynuzu motifinin kullanılmaya başlaması neredeyse dokuma sanatıyla yaşıttır. Boynuz formunun yer aldığı motiflere, dokumacı kadınlar tarafından, boynuzlu yanış, koçlu yanış, gözlü koç, koç başı gibi çeşitli isiler verilmiştir. Koçboynuzu motifi koçun önden, yandan ve tepeden görünüşü spiral, hilal gibi şekillerle stilize edilerek dokumalara aktarılmıştır. Buna bir örnek olarak Frigya’nın başkenti olan Gordiyon’daki. Büyük Tümülüs’te bulunan (İ.Ö. 8.yy) bronz koçbaşı gösterilebilir. Burada, koçun boynuzunun yandan görünüşü spiral olarak yorumlanmıştır.

 

            Beycesultan, Kalkolitik çağda (İ.Ö.5500-3200) başlayıp ilk Tunç Çağında da (İ.Ö. 3200-1800) önemini koruyan bir yerleşmedir. Buradaki bir tapınakda bulunan boğa boynuzu biçimindeki adak kapları, Anadolu’ya özgü ve kökleri Neolitik Çağa dayanan boğa kültünün ilk Tunç Çağındaki devamıdır.

 

            Bilindiği gibi, Anadolu’da İ.Ö. 2000 dönemi genel olarak Hitit dönemi diye adlandırılır. Hiçbir otoriteye bağlı olmayan Hitit yerel, zengin ve küçük krallıklardan oluşmuştur. Kentin siyasi, ticari ve hukuksal yapısı, çağının çok üstündedir. Bu haliyle, dünya ve Anadolu arkeoloji tarihinde eşsiz bir yere sahiptir.

 

            Hitit tanrılarından, Fırtına tanrısı Teşup, karısı Hepat ve oğulları Şarruma bize Çatalhöyük’te görülen boğalı tanrıyı, tapınaklarda boğa başı doğururken resmedilen anatanrıçayı anımsatmaktadır. Hitit baştanrı çiftinin oğulları Şarruma da bir fırtına tanrısıdır ve bazen boğa olarak betimlenmiştir. Hitit el sanatları ve çanak çömlek teknolojisi şaşırtıcı düzeyde gelişkindir. Onlardan kalma adak kaplarında (riton), keçi, kuş gagalı bal şarabı testilerinde istedikleri her türlü sembolik tanımlamayı, başarılı bir şekilde yorumlayabildikleri görülmektedir. Fırtına tanrısının iki boğasını (Hurri-Şerri) betimleyen heykel şeklindeki sunak kapları da bu durumun çok güzel diğer örnekleridir.

 

            Anadolu’da Hititlerden sonra da farklı kökenli insan toplulukları yaşamış ve hepsi bugüne dek gelen kültürel bir miras bırakmışlardır. Anadolu uygarlığı, saldığı kökleri ile bütün kuvvetini toprağın derinliklerinden alan yaşlı bir ağaç gibi gelişip, büyüdükçe büyümüştür. Bu dev yaşlı çınar, besinini Anadolu’nun eski kültüründen almıştır. Başta İ.Ö. 200.000 yılına tarihlenen Antalya Karain, Beldibi mağaraları olmak üzere, Çayönü, Çatalhöyük, Troya, Karaz ve diğer antik yerleşimler onun gövdesinin biçimlenmesine yardımcı olmuştur. Bu güçlü kültürel besin kaynakları ağacın dalı, meyvesi, çiçekleri, tohumları olmuşlar ve onun bugüne gelmesini sağlamışlardır. Günümüz dokumalarında bu sürecin izlerini net bir şekilde görmekteyiz. Anadolu’nun kültürel tarihinin anlatımı motifler aracılığı ile sessiz ve alçakgönüllü bir şekilde yapılmaktadır.

 

            Anadolu’da kullanılan bereket ve bolluk sembolünün benzerleri Avrasya bozkırlarındaki çeşitli kurganlarda da görülmektedir. Özellikle bey ve hatun kurganlarından çıkarılan halı ve kilimlerde dağ tekesi, koç ve koçboynuzu motiflerine sıkça rastlanmaktadır. Urallar’daki buzullarda bulunan Pazırık kurganında, renklerini hala koruyan keçe halılar ve kılıflar bulunmuştur. Pazırık keçe halılarında yaygın bir şekilde gördüğümüz dağ tekesi motifi, daha sonraki yıllarda Türk halıcılığının başlıca motifi olmuştur. Aynı kurganda bulunan at koşumlarının üzerinde de aynı motif görülmektedir. Gem takımının tahta ve deriden yapılmış süsleri arasında koç başı motifi bulunmaktadır. Madeni koşum takımlarında da bu motif oldukça boldur. Tahta at koşumlarında ise koç kabartmaları dikkati çeker. III.Pazırık kurganında ortaya çıkarılan bir yuların süsünde ise dağ keçisi kabartması vardır.

 

            Hun kurganlarında yapılan araştırmalarda mumyalanmış cesetler çıkarılmıştır. Bu cesetlerin vücutlarında çeşitli hayali yaratık ve stilize dağ koyunu-koçu dövmeleri vardır. Pazırık kurganında bulunan mumyalanmış bir erkek cesedinin üzerindeki dövmelerin, önce derinin delinmesi, sonra da bu deliklere is doldurulması yöntemiyle yapıldığı anlaşılmaktadır. Yine aynı kurganda koç başı şeklinde bazı ev eşyaları bulunmuştur. Bunların arasında bir Kırgız çobanının deriden, koç başı şeklinde  yapılmış kımız tulumu da vardır. Koç başı veya boynuz motifi olarak adlandırılan bu motif, Oğuzlar, Avarlar, Kırgızlar, Kazaklar, Karakalpaklar, Çavuşlar, Bulgarlar, Türkmenler ve Kürtler’de bereket ve erkeklik sembolü olarak dokunmuştur. Kirkitli dokuma tekniğinde daha köşeli ve geometrik bir biçim alan bu motif, Anadolu ve Anadolu dışındaki Türk topluluklarında “koçboynuzu”olarak adlandırılmıştır. İran’ın doğusundaki Mangışlak Türkmenleri, Horasan Türkmenleri, İran Kaşgay Türkleri, Kazak ve Kırgız toplulukları büyük ustalıkla koçboynuzu motifiyle bezenmiş keçe yaygılar, halılar ve kilimler dokumuşlardır.

 

            Türk süsleme sanatındaki hayvan stilizelerinin en güzel örnekleri, koç- koyun veya dağ keçisi heykellerinden oluşan mezar taşlarında görülmektedir. Bu heykellerden oluşan mezar taşlarına doğuda Japon Denizi’nden Ön Asya’ya, oradan da yukarı Fırat boylarına yayılan geniş bir alanda rastlanabilmektedir. Bu mezar taşları doğu Anadolu’da, Batı Anadolu’dakine oranla çok daha fazla bulunmaktadır. Anadolu’daki mezar taşlarında görülen koç ve koyun heykelleri gibi hayvanları ya ayakta ya da çökmüş bir şekilde stilize etmektedir. Oldukça yalın bir üslupla yapılmış bu heykellerin bir kısmının üzerinde çeşitli eşyalara ait kabartmalar yer almaktadır. Bunlar arasında kılıç, bıçak, sadak, çevgan, kalkan, hançer, dokuma tezgahı, şiş, herek, çatal, çeşitli hayvan ve bitki figürleri sayılabilir. Türkiye’de bulunan koç-koyun heykelli mezar taşlarının belli başlıları, aşağı batıdan doğuya doğru Akşehir’in Maruf, Afyon’un Künbet, Seyitgazi’nin Ayvalı kentinde bulunmuştur. Bu heykellerin, büyük olasılıkla, buralara yerleşen Karakoyunlu veya Akkoyunlu Türkmen oymaklarına ait oldukları tahmin edilmektedir. Hazar Denizi’nin doğu kıyısındaki Çileken Yarımadası’nda bulunan ve 14. yüzyıla tarihlenen koçboynuzu biçimindeki iki mezar taşı da Horasan Türkmenleri’ne aittir.   

 

            Koç-koyun motifine mimaride ve haykeltraşlıkta da sıklıkla yer verilmektedir. Amuderya’nın Aral Gölü’ne döküldüğü bölgede bulunan, İ.S.7.yy. dan kalma toprakkale Sarayı’nda görülen alp heykellerinin kaidelerine koç, kaidelerin ionik sütun başlıklarına da koçboynuzu motifi yapılmıştır. Erzurum Müzesinde, boyunlarının altında veya alınlarında haç motifi bulunan koç, koyun heykelleri yer almaktadır. Aynı yörenin Hınıs ilçesinde 1243 yılına tarihlenen bir koç koyun heykeli bulunmaktadır.

 

            Oğuz Türklerinin yaşadıkları bütün bölgelerde ve Orta Asya Türk topluluklarında halı, kilim, cicim, zili vb. gibi adlarla anılan kirkitli dokumalarda koçboynuzu motifi hala hala karşımıza çıkmaktadır. Anadolu’da koçboynuzu motifi halı ve kilimler günümüzde de yaygındır. Bu motif, dokumaların genellikle göbek ve bordür kısımlarında kullanılır. Özellikle Güneydoğu Anadolu illerinden Malatya’nın Ören köyündeki dokumalarda koçboynuzu motifine sıklıkla yer verilmektedir.

 

            Güç, kuvvet ve erkeklik simgesi olan koçboynuzu motifi, erkek tanrı simgesi olarak, Sümer’de anatanrıça İnanna’nın eşi Dummuzi, Akad’da İştar’ın eşi Tammuz, Mısır’da İsis’in eşi Osiris, Hitit’de Hapet’in eşi Telipinu, Suriye’de Atargatis’in eşi Adon, Frig’te Kibele’nin eşi Adonis olarak karşımıza çıkar.

 

            Anadolu’da günümüzde her yıl Mayıs ayında yapılan eğlencelerin kökeni, yeniden doğmayı anlatan bereket döngülü törenlere dayanmaktadır. İzmir’de ilkbaharda kadınların dileklerini bir kağıda yazarak denize atma geleneği, erkek tanrı Tammuz’la ilgili bir eski Sümer geleneğinin Anadolu’daki uzantısıdır. Tammuz, ilkbaharda dirilen ve güzün ölen bahar tanrısıdır. Aynı zamanda derin suların da tanrısı olan Tammuz’un adını taşıyan Temmuz ayı da, onun en gelişkin olduğu aydır. Ege’de bahar aylarında köyün en güzel delikanlısı, bereketi getirsin diye, ev ev dolaşırmış. Temmuz kelimesinin, bu delikanlı için söylenen dölveren anlamındaki “Damızlık” kelimesinden geldiği düşünülebilir.

 

            Doğanın çok cömert olduğu Ege’deki erkek tanrıların en ünlüsü erkekliği ile övünen, Tanrı Zeus’tur. İki farklı Zeus’tan bahsedilir. Biri, Homeros’un, kendisi gibi eski Ege Uygarlığı’na ait, mitolojideki kara saçlı, kara gözlü Girit’li Zeus, öteki ise Batı’lı yazarlarıntanımladığı ve hangi uygarlığa ait olduğu belirtilmeyen, daha çok İskandinavyalı ve Germen olabileceği düşünülen mavi gözlü, sarı saçlı Zeus’tur. Girit2li Zeus, İda Dağı’nda yaşar. İzmirli Homeros’a göre bu dağ bereket bolluk fışkıran pınarları ve çağlayanlarıyla, büyük bir gururla göğe ulaşan güçlü doruklarıyla bir dağlar amfitiyatrosudur. Diğer ünlü erkek tanrılardan Adonis, Apollo ve priapos da Anadolu’da toprak ve bereketle eş tutulur. Erkek cinsel organını bereket kavramıyla özdeşleştirmek, bilinen en eski inanışlardan biridir. Fallus kültü (Alm. Phalluskus, Fr. Culte de phallus, İng. Phallic cult), erkek cinsel organını bereketin sembolü olarak görme yaklaşımı, Anadolu Uygarlıkları’ndan günümüze dek ulaşmıştır. Birçok uygarlık taştan, ağaçtan, topraktan ve metalden falluslar yapmış ve onları kutsal kabul etmiştir. Fallus kültüne tarımla uğraşan toplumların hemen hemen hepsinde rastlanır. Çünkü, fallus amuletlerinin büyüsel bir kudret taşıdığına ve onun kutsanması halinde bol ürün alınacağına inanılırdı.

 

            Anadolu dokumalarında erkeklik simgesi olarak koçboynuzu motifi yer almaktadır. Erkeklik göstergesi olan boynuz formunun çeşitli stilizasyonları ile tasarlanmış olan bu motifler, dokumalarda bereket, bolluk, çoğalma, kuvvet simgesi olarak ve kötü gözlerden korunmak amacıyla kullanılmıştır.                       

 

 

                                                  

Powered & Designed ilknet